Levent_Ugurlu
  • 3
  • 0
  • 0
Uzun süredir devam eden “En çok taraftara sahip olan futbol kulübü hangisi?” tartışmasına geçtiğimiz yıl yapılan bir araştırma son noktayı koydu. Araştırma sonucunun “Üç büyükler içerisinde en çok taraftara sahip olan kimmiş acaba?” kısmından ziyade beni ilgilendiren kısmı şehirlerin taraftar oranlarıydı… Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş hemen her şehrimizde ilk üçte yer aldı. Birkaç şehir dışında Anadolu takımlarını bulundukları şehrin taraftar sıralamasında bile göremedik… Trabzon’da Trabzonspor, Eskişehir’de Eskişehirspor ilk sıradaydı. Adana’da Demirspor, Bursa’da Bursaspor, Elazığ’da Elazığspor, Sivas’ta ise Sivasspor kendi şehirlerindeki taraftar sıralamasında üçüncülükte kaldı. İzmir şaşırttı… İzmir’deki sıralamada ilk üçte İzmir takımı yoktu. Türkiye futbol tarihinin iki köklü kulübü Ankaragücü ve Gençlerbirliği de Ankara’da ilk üçte değildi. Üzerinde düşünülmesi gereken bir konu değil mi? Zira dünya liglerinde eşine az rastlanan bir durumla karşı karşıyayız. Öyle ya Malatya’da, Gaziantep’te ya da Ankara’da yaşayan insan neden şehrinin takımını tutmaz da İstanbul takımı tutar? Bunun birçok sebebi var. Bölgelerarası dengesizlik, sermayenin belli bölgelerde belli kişilerin elinde toplanması, medyanın İstanbul ağırlıklı tekdüze tutumu insanların kanaatlerini etkilemektedir. En önemlisi ise bu bir şehir kültürü meselesidir… Örneğin, üç kuşak Ankaralı olan anne tarafımda Ankara takımı tutan tek kişi dayımdı. O da Tandoğan’da MKE’de çalışıyordu. Devletin dayıma MKE Ankaragücü’nü tutma şartı koyduğunu falan düşünürdük o zamanlar… Dolayısıyla biz ve bizden önceki kuşaklar ağırlıklı olarak hep İstanbul takımı tuttu. Çünkü ne gördüyse onu yaptı… Buna ben de dahil… Dayımdan bahsettim. Bir de sıkı Ankaragücü taraftarı olan Haber Global Genel Yayın Yönetmeni Faruk Demirel’i tanıdım. Liseyi bitirdim, üniversiteye geçtim. Üniversite stajını ATV’de yaparken, Faruk Abi ATV Ankara temsilcisiydi o zamanlar… Odasında sarı lacivert atkılar, tablolar görürdük karşıdan. Fenerbahçeli olduğunu zannetmiştik. Ancak o sarı lacivertin Ankaragücü olduğunu sonradan öğrendik. Öyle ya algımız bu yöndeydi… 17-18 yaşında çocuklardık… Faruk Abi bu anlamda Ankara açısından önemli bir rol modeldir. Geçenlerde kendisine sordum. Nasıl başladı bu sevda? “Ankara denince benim aklıma gelen imge kesinlikle Ankaragücü Arması” dedi. Arma ile hikayesi amcası Mustafa Demirel’in bir pazar günü onu maça götürmesiyle başlamış. Bunun altını özellikle çizmek gerekir… “Hiç unutmam 19 Mayıs Stadyumu’nda korner direğinin hemen yanında ilk maçımı izledim. Ankaragüçlü ‘Maradona’ Sadık önümdeki köşeden korner kullandı. Dikkat ettim, korneri sağ ayak dışı ile kullandı. Kafalardan seken topa ceza sahası dışından ‘Bornof’ Nazmi bir vurdu, ben muhtemelen 4-5 saniye topu aradım gözlerimle… Ve sonunda da o topu, kalenin içinden çıkaran kalecinin ellerinde gördüm. E tabi haliyle ortalık resmen yıkıldı. Gündüz vakti aldıkları alkolün etkisiyle, yıkılmak için zaten başkaca bir etkene ihtiyaç duymayan amcam ve arkadaşları sarmaş dolaş oldu. Ben de orada yakınımda olan, tanıdığım tanımadığım kim varsa sarılıp çılgın gibi bağırdım çağırdım. Bu virüsü bilen bilir, bünyeye girdi mi iflah olmaz kimse. O günden sonra tabi cebimizde paramız da olmadığı için her maça girmemiz mümkün olmadı. Buna rağmen arkadaşlarımla hep stadın oraya gider, aradan dereden o yemyeşil çimleri ve sarı-lacivert formalı efsane futbolcuları görmeye çalışırdım. Zaman zaman maçların son 10-15 dakikasında kapılar açılır, biz de hemen koşup tribünde yerimizi alırdık. Kısacık bir süre de olsa arma ile bütünleşir, maçın son dakikalarında gücümüz yettiğinde takımımızı desteklerdik. Spor Muhabiri oldum. Tabi Ankaragücü’nü takip ediyordum. Gönül verdiğim takımın futbolcuları ile bir süre sonra arkadaş oldum. Daha da bağlandım armaya. Sinan Engin, Sabotiç, Zalad, Tarık Üstün, Cengiz Alp, Behzat, Serhat, Abdullah, Ergün Yücel… Daha kimler kimler… İnanılmaz keyifli, renkli bir dönemdi. Aradan yıllar yıllar geçti. Ben 2009-2011 yılları arasındaki iki yıllık süreçte Ankaragücü yöneticisi oldum. İş yoğunluğundan deplasmanlara gidemedim ama iç sahadaki hiçbir maçı da kaçırmadım. Tribündeki o coşku, taraftarın takıma yaptığı katkı müthişti. Bunu hep iddia ediyorum zaten; Ankaragücü taraftarı, takıma katkısı kesinlikle en yüksek olan taraftar. Düşünün ki; kulüp zorda, transfer yasağı var, kasa tamtakır, futbolculara neredeyse tüm sezon boyunca tek kuruş ödenemiyor ama böyle bir takım birkaç yıl içerisinde TFF 2. Lig’den TFF Süper Lige yükseliyor. Bunun tek açıklaması var o da taraftar etkisi… Artık İstanbul’da çalışıyorum ve Ankara’da stadyumda fanatiği olduğum takımı izlemem mümkün değil. Ancak şimdi liglerin başlamasını ve Ankaragücü’nün İstanbul takımları ile yapacağı maçları iple çekiyorum. Ve iddia ediyorum ki; herkes ve her şey düşebilir ama Ankaragücü asla düşmez! Peki düşse ne olur? Hiç kimsenin şüphesi olmasın, bu taraftar bu tribün o takımı en fazla 1-2 yıl içinde yeniden layık olduğu yere çıkarır.” Faruk Demirel’in bu hikâyesini şehir kültürü açısından kayda değer görüyorum… Dostlar… Çocuklarımızı, yeğenlerimizi alıp Ankara maçlarına götürelim… Çocuğumuz, yeğenimiz yoksa komşunun çocuğu da mı yok? Onu alıp götürelim. Ama illa ki götürelim… Çünkü çocuklar ne görürse ileride onu yapıyor… Bir şehrin hafızası bu şekilde canlı kalıyor… Hatta ben derim ki Ankaragücü ve Gençlerbirliği kulüplerimiz bir kampanyaya öncülük etse ne güzel olur. Karantinadan sonra sadece çocukların izleyeceği bir Ankara derbisiyle sağlam bir başlangıç yapılabilir. Hem artık yeni stadımız da var… Cıvıl cıvıl çocuk sesleriyle güzel olmaz mı? Çünkü Başkent’in değerlerine bu çocuklar sahip çıkacak… https://www.anadolugazete.com.tr/haydi-cocuklar-ankara-tribunlerine-3510yy.htm
Maç esnasında televizyonun önünden geçtiği için kocasına fırça atan kadınlar biliyorum: “Nihat Allah seni ne yapmasın Nihat… Golü göremedim senin yüzünden be adam!”Futbolu erkeklerden çok seven kadınlar var bu ülkede… Öyle ya zevkler ve renkler tartışılmaz… Daha doğrusu zevklerin ve renklerin cinsiyeti olmaz. Ancak toplumsal koşullar objektif zevk yargılarına zemin hazırlayamadığı için bazı tabular oluşuyor haliyle... Kadın futbol sevmez gibi… Futbol erkek oyunudur gibi…  *** Passolig, geçtiğimiz aylarda Türkiye’deki kadın taraftar sayılarını açıkladı. Trabzonsporlu kadınlar fırtına gibi… Olmuşlar yine birinci…Karadeniz kadınını kimse tutamıyor… Önlerinde hiçbir tabu duramıyor…Ancak genele bakınca kadınların stadyumlara ilgisinin olmadığı bariz bir şekilde göze çarpıyor.Spor spikerlerinin maç başlamadan önce kullandığı bir klişe vardır ya, zemin futbola müsait derler. Zemin futbola müsait ama kadınların maçlara gitmesi için o zemin pek müsait değil… *** Kadınlarla ilgili meseleyi bir erkek olarak yorumlamak istemiyorum. Açıkçası haddim değil… Bir de itici oluyor arkadaş... Sosyal medyada, orada burada bazen denk geliyorum… Size mi kaldı bunu yorumlamak diyorum… Oysa bu işlerin içinde, bilgi sahibi olan birçok kadın var. Bizlerden daha farklı bakış açısına sahipler…  İşte onlardan birine sordum… Yıllardır Gençlerbirliği tribünlerinde yer alan ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Başak Alpan’a…“Kadınlar neden stadyumlara gitmekten çekiniyorlar, Ankara tribünlerinde kadınları neden az görüyoruz?” diye bir soru yönelttim kendisine… Moussa Sow’un Manchester’a attığı gol kadar jenerik bir vuruşla başladı Başak Hoca… “Çünkü ben kadınla futbol konuşmam diyen teknik direktörlerin, futbol yaşamın sırrıymış da buna sadece erkekler varabilirmiş sanan erkek gruplarının ülkesidir burası” dedi. Ve şöyle devam etti: [b]KADINLAR İNATLA STADYUMLARA GİTMELİ[/b] “Ama daha önce de dediğim gibi tüm bu sorunlar Türkiye’ye has değil. Ama gözlemleyebildiğim diğer ülkelerle Türkiye arasında şöyle bir fark var. Birincisi, futbolda kadın görünürlüğü spor politikalarıyla destekleniyor (örneğin kadın futbolu çok daha yaygın).  İkincisi, futbolun profesyonelleşmesi ve buna bağlı olarak kadınların stadyumda yer alması daha eskiye dayanıyor (gerçi Almanya, İsveç gibi ülkelerde futbol Türkiye’den daha sonraki yıllarda profesyonelleşiyor ama oralarda da başka toplumsal dinamikleri düşünmek lazım). Bu bir öğrenme süreci ve kadınlar inatla stadyuma gittikçe erkek taraftarlar da buna alışacaklar, kadınların herhangi bir futbol seyircisinden farksız olduğunu anlayacaklar. Daha doğrusu öyle umuyorum.” [b]GENÇLERBİRLİĞİ TRİBÜNÜ KADIN DOSTUDUR[/b] “Ben genel olarak Ankara’daki futbol seyirci sayısını yeterli bulmuyorum, tabii kadın taraftar sayısı bu sayının bile küçük bir parçasını oluşturuyor. Ankaragücü’nün taraftar sayısı Gençlerbirliği’ne göre çok fazla. Ama stadyumdaki taraftarlarla oranlarsak sanıyorum Gençlerbirliği tribünü daha kadın dostu bir tribündür.”ANKARA KADIN TARAFTARLAR İÇİN AVANTAJLI“Ankara’nın kent kimliğinin getirdiği bazı avantajlar var kadın taraftarlar açısından. İstanbul’a nazaran ulaşımın daha kolay olması, hala az çok ‘memur kenti’ kimliğini koruması gibi. Ama futbolu Türkiye ve hatta dünya gerçekliğinden kopuk düşünemeyiz. Hala her gün yüzlerce kadının öldürüldüğü, tacize uğradığı bir ülkede bu kadar küfürün, şiddetin olduğu tribünlere gitmeye çekiniyorlar haklı olarak…” [b]FUTBOLDA CİNSİYET EŞİTLİĞİNİN AKADEMİK BİR ALAN OLMASINA DA ALIŞACAKLAR[/b] “Avrupa’da çok uzun zamandır akademik bir araştırma konusudur futbol. Türkiye’de ise özellikle 1990’lardan sonra futbol gibi ‘hafif’ bir konuda önemli bir akademik saha haline geldi ve bu konuda gayet ufuk açıcı ve güçlü akademik çalışmalar yapıldı. İlk zamanlarda yapılan çalışmalar, genelde endüstriyel futbol ve futbol ve milliyetçilik gibi başlıklar üzerine yoğunlaşıyordu. Son yirmi yılda futbol bağlamlı çalışmalarda bir çeşitlenme ve disiplinlerarasılık görüyoruz. Futbolda toplumsal cinsiyet çalışmaları da bu bahsettiğim ikinci dönemde arttı zaten. Bu tabii çok sevindirici bir şey... Ama destekleniyor mu derseniz, bunu da Türkiye akademisi genelinde düşünmek lazım. Şu an futbol antropolojisi üzerine ya da futboldaki kadın hakemlerin kavramsallaştırılması üzerine yazılmış bir projeyle TÜBİTAK’tan proje desteği almanız çok zor mesela. Bu satırları okuyanlar ‘dünya yanıyor yıkılıyor, Covid-19’a çare bulunamadı, ne futbol antropolojisi?’ diyebilirler. Ama akademi böyle bir şey değil ki… Okuyacağız, araştıracağız, bu bilgi birikimiyle branşımıza göre bir ucundan tutarak dünyayı değiştireceğiz. Demek ki, futbolda cinsiyet eşitliğinin akademik bir çalışma alanı olmasıyla ilgili de ‘alışacaklar, öğrenecekler’ demek lazım…” Kaynak: Haydi kadınlar Ankara tribünlerine… - Salih Levent Uğurlu
Kahvelerde futbol maçı izleyenler bilir. O maçlar esnasında ne yorumlar ne analizler duydu bu benim kulaklar… MatchStudy’de bile bulamayacağınız maç analizlerini kahvelerde dinlemişimdir… Hangi futbolcunun ilk on birde oynaması gerektiği, hangi takım karşısında hangi oyun sistemiyle sahaya çıkılacağı, takımların transfer politikaları, transfer piyasasının son durumu hiçbir yerde bulamayacağınız yorumlarla kahvelerde konuşulur. Zira bu ülkede iki şeyin nabzı kahvehanelerde atar. Biri siyaset diğeri futbol… Hasan Gören ağabey kızmasın ama öyle… İşin latifesi bir tarafa ligler önümüzdeki hafta başlayacak. Futbol sohbetleri kaldığı yerden devam edecek… Tabii ki bu yazıda kahvelerdeki futbol muhabbetini değil, Türkiye’de spor dünyasında öncü bir isim olarak kabul edilen Hasan Gören ile gerçekleştirdiğim harika sohbeti aktaracağım sizlere… Dünyada istatistiksel maç analizi yapan yazılımların sayısı bir elin parmağını geçmezken, 2001’de geliştirdiği MatchStudy ile futbol dünyasında birçok ezberi bozdu Hasan Gören… Son yıllarda televizyonlardaki futbol programlarında ya da teknik direktörlerin maç sonrası basın toplantılarında istatistiksel verilerle yapılan birçok yoruma, analize şahit oluyoruz. Futbolcunun oyunda kaç km koştuğu, topla kaç kez sahanın neresinde buluştuğu, kaç pas attığı, kaç şut çektiği gibi veriler göz önünde bulundurularak takımlarla ilgili değerlendirmeler yapılıyor artık… İşte Türkiye’de neredeyse bütün futbol kulüplerine bunun gibi istatistiksel maç analizi hizmeti veren Hasan Gören’in dünyada ise Kore’den Honduras’a kadar temas etmediği ülke yok… 2007-2011 arasında Köln Spor Akademisi için Bundesliga maçlarının analizlerini yapan Hasan Gören ve ekibinin 2010 Dünya Kupası sırasında ortaya koyduğu veriler Alman Ulusal Takımı tarafından kullanılmış. Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi analizleri ise son sürat devam ediyor… Kendisini yakalamışken Ankara takımlarının durumunu da sordum. “Yaşamımın 17 yılını Ankara\'da geçirmiş biri olarak Ankara kulüpleriyle daha yakın temaslarda bulunmak isterdim ama teknik ekip konusunda süreklilik sağlayamamaları nedeniyle bir türlü yollarımız kesişemiyor” dedi. Tevfik Lav döneminde Ankaragücü, Ersun Yanal döneminde Gençlerbirliği ile temasları olmuş. Ancak ilk çalıştığı Ankara takımı, 2004\'te lige çıktığında Ankara Büyükşehir Belediyespor olmuş. Son olarak da İsmail Kartal döneminde Ankaragücü\'yle çalışmışlar.  Ankara’da yarım kalan birçok projenin olduğunu da belirtti Hasan Gören…Buradan saygıdeğer yöneticilere seslenelim. Ankara’dan yolu geçen, Ankara’nın yetiştirdiği değerlere gerekli olanakları sağlarsak Başkent’in birçok alanda daha başarılı bir noktaya ulaşacağından kuşkum yok. KORONANIN ARDINDAN FUTBOL Korona sebebiyle verilen aranın ardından Türkiye’de ligler başlıyor... Peki, korona sonrası futbol dünyasını neler bekliyor? Hasan Gören, açıkçası büyük bir değişim beklemiyor. Endüstriyel futbol hegemonyasının sarsılmayacağı düşüncesinde… Ancak, “Bu söylediklerimden futbol endüstrisinin krizden etkilenmediği sonucu çıkarılamaz. Birkaç aylık gecikmeler bile bilançolara ciddi zarar olarak yansıyor. Bu zararın tüm diğer sektörlerde olduğu gibi bir şekilde tüketicinin sırtına bineceğini tahmin edebiliyorum. Belki koronadan sonra bir olumlu etki, aşırı şişen oyuncu maliyetlerinin dizginlenmesi olabilir” diye de ekliyor. KULÜPLER ARASINDA GEÇİCİ BİR DENGE OLACAK “Manchester City ya da PSG gibi kulüplerin neredeyse küçük devletlerin temel harcama kalemlerine denk gelen bütçelerle yönetilmesinin saha dışında ciddi adaletsizlikler yaratarak rekabete zarar verdiği ortada… Transfer kalemlerindeki daralma ister istemez takımlar arası dengelerin düzelmesine bir parça yardımcı olacaktır. Ancak kulüplerin çok büyük sermayedarlarla ilişkisi var olduğu sürece bu dengelerin bozulma eğilimi de yeniden güçlenir. Küçük bütçeli takımlar bu süreçten avantajlı çıksa da, bu durumun saha başarılarına yansımasının geçmişteki tek tük örneklerden daha fazla olacağını zannetmiyorum. Unutmamak gerekir ki sözünü ettiğimiz futbol endüstrisi de kapitalizmin özündeki sermaye hareketlerinin rekabetten tekelleşmeye giden yasalarına bağlıdır.” ANADOLU KULÜPLERİ BU SÜREÇTEN KAZANÇLI ÇIKAR MI? “Transfer bütçelerinin daralmasını düşününce akla hemen altyapıya yönelme geliyor. Ancak böyle bir yönelimin gerçekleşebilmesi için gereken önkoşulların Türk futbolunda bulunduğunu ne yazık ki düşünmüyorum. İrili ufaklı pek çok kulüp kısa vadeli başarılar ve çabuk kazanç peşinde koşanlar tarafından yönetiliyor. Altyapı yatırımları doğası gereği yıllar sonrasında meyve vereceği için, kulüplerin çoğunda küçük yaş grupları için takımlar, dostlar alışverişte görsün diye ya da hobi olarak var. Pek çoğu da gözünün önündeki yeteneği fark edemeyecek yetersizlikte kişilerin elinde… Bu sorunun çözümü için iş aklıyla futbol aklının uzun vadeli projeler hedefleyerek ve ortak fayda temelinde bir araya gelmesi zorunludur. Ancak bu da Türk futbolunun egemen yönetim anlayışının değişmesine bağlıdır.” Kaynak: Hasan Gören ile futbol sohbeti - Salih Levent Uğurlu